22 Ağustos 2011 Pazartesi

Vakti Geçmiş Bir Yazı: Fransa Turu 2011

(Bu yazı 3 gün önce (19 Ağustos Cuma) bitti ama bloga yüklemek mümkün olmadı. La Vuelta başlamadan Tour’la hesabı kapatmak istiyordum ama beceremedim. Klasik bir “elektrikler kesildi çalışamadım” durumu ama bu defalık kanaat notumu kırmayın lütfen hocam… )


Datça’da tatildeyiz. Turkcell VINN’ı traş, dört mört çekmiyor. Sitenin wi-fi modemi de şişmiş. Oğlanın İstanbullar’dan taşıdığı laptop, açık düşmüş pehlivan gibi utanç içinde yatıyor. Çocuk bunalımın kıyısında. Kızımız istediği yer ve zamanada cigara içemediği için huzursuz, evde müzik dinleme olanaklarının sınırlı olmasından dolayı da mutsuz, ruhunun gıdasını alamıyor. Ben 9 gün diye kurduğum tatilin ortasında günübirlik İstanbul’a gitmek zorunda kalmış bir bordro mahkumuyum. Tatilimin 3+3 güne düşmesine yanıyorum. En çok karımın keyfi yerinde, en mühimi de o zaten.

24 saat sonra La Vuelta a Espana başlayacak fakat ben daha havasına bile giremedim. Onu bırak, Fransa Turu ile ilgili üç satır bir değerlendirme bile hala yapmış değilim. Eskisiyle vedalaşmadan yeni bir aşka başlanmaz ya, Vuelta’ya konsantre olamayışım belki bundandır. İspanya Turu’nun hatırı için Fransa Turu’yla helalleşmem gerek. Ama internetten mahrum ve belleği zayıf biri olarak maddi hatalardan uzak bir yazının mümkünü yok. Olabilecek tüm yanlışlar ve “frödyen kaymalar” için peşinen özür…

  • Haliyle önce kazanandan başlamak gerek. Cadel Evans Dünya Şampiyonu olduktan sonra bir değişim geçirdi, artık biliyoruz. Özgüveni ve liderlik yeteneği bu başarıdan sonra arttı. Ancak Omega Pharma’dan BMC’ye geçişi de başarısının katlanarak artmasında büyük etken oldu. Belçika takımları Bahar Klasikleri’ne öylesine yoğunlaşıyorlar ki Büyük Turlar’a uygun bir taktik/kadro ortaya çıkarmıyorlar uzun yıllardır. Omega Pharma-Lotto’da uzun yıllar Cadel GK yarışçısı olarak tek başına kalmıştı, takım şimdi Jürgen vdB’u da yeterince desteklemiyor. Quick Step’e baktığımızda da, kadrosunda “bu adam ileride şu turu kazanır” diyeceğimiz kimse yok. Diğer yandan BMC Racing bir Klasikler takımı kurmuş gibi görünse de TdF2011 boyunca C.Evans’a hep ve tam bir destek verdiler. Kritik ilk hafta boyunca Evans hep pelotonun önünde, risklerden uzak kalmayı başardı ama yine de onu (kazandığı etap hariç) pek gördük diyemeyiz. Yani liderlerini korudular ve yorulmamasını sağladılar. Taktiksel olarak son derece iyi bir yarış çıkaran Cadel Evans’ın en büyük şansı Contador’un alışıldık performansını gösterememesiydi. Wiggins, Radio Shack tayfası, Vino ve bilumum favori yarış dışı kalınca, BMC’nin tecrübeli lideri TT özürlü Schleck kardeşleri rahatlıkla alt etmeyi başardı.




  • Ben uzun yıllardır arka arkaya 2 Büyük Tur kazanmanın zor olduğunu iddia ediyordum. Pelotonun ortalama seviyesinin artışı, azalan doping uygulamalarının sporcuları tekrar “insani” performanslara döndürmesi bu tezimi dayandırdığım başlıca unsurlardı. 11-12 haftalık bir dönemde toplam 7,000km’lik bir parkuru kontrol altında tutup, iki yarışı birden kazanmak son derece zor artık. Bunun aksini kanıtlayabilecek tek kişi Alberto Contador’du aslında. İtalya Turu’nda mükemmel bir hakimiyet kurdu ama belki de tarihin en ağır bu Giro’sundaki yorgunluğu atması mümkün olmadı. TdF’da düşüp dizini sakatlaması bence ayrıntı olarak kaldı. Sırtında Giro’nun yüküyle Galibier’i çıkamadı Silahşör. Yine de Col du Telegraphe yokuşunda ve son TT etabında gerçek bir şampiyon gibi “kılıcıyla ölmeyi seçtiği” için kendisine bir sporsever olarak minnettarım.




  • Schleckler konusundaki fikrim ince bir gül değil, oldukça karışmış bir sarmaşık maalesef. Rahat ve varlıklı bir ortamda büyümüş olmaları mı bilmiyorum ama özelikle Andy’de eksik bir şeyler var. Tüm şampiyonlarda olmazsa olmaz olan o “killer instinct” sanki kendisinde yok veya tam değil. Halinden hep memnun gözüküyor ama Büyük Turlar’da sürekli ikinci olan biri halinden bu derece memnun olmamalı sanki. Biteviye “bu sıpanın zamana karşı disiplini çalışması lazım!!” demeyeceğim, usandım çünkü. Sadece şunu anımsatmak istiyorum: Performans sanatlarında ve sporda (buna motorsporları da dahil) “en iyi” olabilmek için 100 birim performans gerektiğini varsayalım. Konusunda çok yetenekli bir insan/organizasyon (piyanist, atlet, bisikletçi, futbolcu, F1 takımı), belli bir sistem içinde çalışarak, hemen hemen doğrusal bir

Performans = f(Emek) = k . Emek

denklemine göre performansını yükseltir. Ama bu formülle ulaşılabilen seviyenin bir üst sınırı var. Genelde bu sınır 95’dir. Şampiyon olmak için gereken son 5 birimlik sıçramayı yapabilmek çok daha zor. Bu son 5 birimi elde etmek için çok daha fazla çalışmak gerekiyor. Matematikçi değilim ama belki şöyle bir şey olabilir:

Performans = f(Emek) = k.l.m . Emek/n

Yani emeği ikiye, üçe, dörde katlamak gerekirken bir yandan da denkleme farklı parametreler ekleniyor (medya/toplum baskısı, takım/organizasyon düzeni, özel diyet, tıbbi destek, özel ekipman, vs.). Bunu da başarmadan “en iyi” olmak imkansız. Andy ve abisi bugün bile balık tutmaktan bahsediyorlar. Halbuki geçen TdF performanslarını analiz edip, eksikleri gidermek için neler yapabileceklerini konuşuyor olmaları gerek. Başta Malcolm Gladwell olmak üzere bu konuda yazan kişilerin makalelerini birileri onlara gösterir umarım. Andy Schleck bize Col d’Izoard yokuşunda başlayan 62 km’lik müthiş bir resital sundu. Gecenin bir yarısı TV‘de seyrederken nefesim kesildi gerçekten. Ama yetmedi işte! Elinden gelenin hepsi buysa diyecek bir şeyim yok. Ama onun daha iyisini başarabileceğine inanıyorum ve bunu görmek istiyorum.






  • Thomas Voeckler için “yıllanmış şarap” klişesine sığındığım için mazur görün. Ama cuk oturuyor. 2004’de tüm Fransa’yı kendine hayran ederken iyi bir sepajdan gelen yeni şişelenmiş genç bir şarap gibi bukesi biraz dağınık ve biraz asidikti. Zaman ona denge ve tecrübe sağladı. Meşe fıçılarda dinlenmiş, içinde saklı tatları ortaya çıkmış 2011 Chateau-Saint-Thomas de Voeckler ağırbaşlı, tadını nasıl sunacağını bilen harika bir kırmızıya dönüştü. Cesareti yanında artık vücudunu ve kuvvetini çok iyi tanıması sayesinde iki hafta Sarı Mayo’yu şerefle taşıdı. Elbette Europcar’ın ve Pierre Rolland’ın desteğini de anımsamak gerek. Voeckler belki Sarı Mayo’yu tesadüfen giydi ama gerçekten hakkını verdi. Tek hatası Contador’u tek başına kovalamaya çalışmasıydı. Son derece gereksiz, işe yaramayacağı baştan belli bu hamle ona Paris’te çıkacağı podyum şansını kaybettirdi. Ama savaşarak kaybeden vatandaşlarına bayılan Fransızlar için yeniden ve daha büyük bir kahraman haline geldi.



  • Thor Hushovd’un harika bir yarış çıkarması da aklımda kalan bir başka olumlu şey oldu. Thor Dünya Şampiyonu formasına uzun yıllar sonra etap kazandırdı ve bir haftaya yakın süre de Sarı Mayo’yu giydi. En büyük amacı olan P-R’yi hala kazanmış değil ama bu yarıştaki performansı Gökkuşağı Mayo’nun saygınlığını iyice yükseltti.

  • Keza Philippe Gilbert de yarışa çok farklı bir renk kattı bu sene. Bisiklet yarışlarının bir başka tuhaflığı da şu: Bir yarışın/etabın favori gösterilen sporcusu çoğunlukla o etabı kazanamaz (sprint etapları hariç). Okyucu doğal olarak “E o zaman neden favori gösterilir ki?” diye sorabilir. Bir sporcunun form seviyesi, yarış parkurunun onun kuvvetli yönlerine uygunluğu, o yarışı kazanma isteği gibi faktörler bir/birkaç favorinin yarış öncesi ortaya çıkmasına neden olur. Ama ne kadar güçlü favori olursanız olun, 200 kişinin katıldığı bir yarışı kazanma olasılığı zaten düşüktür. Yol yarışları sürpriz kaçışlara, sürpriz ataklara dayanır. Favoriler diğer takımlar tarafından sürekli marke edilirler ve yarışı/etabı kazanmaları çok zorlaşır (bunun istisna yarışı P-R’dir, genelde en güçlü sporcu kazanır ama 2011’de Cancellara’ya nasıl kaybettirildiğini gördük). Bu tuhaf kuralı yıkan günümüzdeki adam Philippe Gilbert’dir. Hangi yarışta favori gösterilirse kazanıyor. Kimse onu önleyemiyor. Gilbert’in son San Sebastian zaferinden sonra David Millar’ın tweetini mealen hatırlatayım: “Nerede ve ne zaman atak yapacağını söylemişti. Tam dediği yerde de kaçtı. Ona rağmen arkasından gidemedim” TdF’da ben dahil yedi düvel onun ilk etabı kazanacağını yazmıştık. Kimse onu engelleyemedi ve etabı aldı. Ayrıca yarış boyunca tüm mayoları giydi ve Yeşil Klasman mücadelesinin de sonuna kadar içinde oldu. Gilbert bu yıl bize Türkçe’de tam karşılığı olmayan “panache” kelimesini öğretti: “Güçlü, gözüpek ve kendinden emin olma halinin gösterişli ifadesi”. Onu seyrettiğimiz için çok şanslıyız.



  • Herşeye karşın, post- Lance dönemde Fransa Turları’nın çok daha heyecanlı geçtiğini kabul etmemiz gerek. Yarışı tamamen domine eden bir takımın olmayışı, her etapta pelotonu kontrol ederek sürprizlere izin vermeyen bir US Postal/Discovery’nin yokluğu yarışı daha açık hale getiriyor. Contador hariç diğer tüm favorilerin zaaflarının oluşu, fiziksel kapasitelerinin birbirine çok yakın olması, gün gün bizi TV’nin önüne yapıştıran etkenleri oldu.

  • Şimdi geriye bakarak söyleyebileceğimiz bir başka yargı da bu seneki etap parkurlarının akılıca hazırlandığıdır. Normalde esneyerek geçirdiğimiz ilk hafta neredeyse yarışın en heyecanlı bölümüydü. Düz etapların bile çoğunlukla yokuşla bitmesi yarışı canlandırdı. İlk hafta Cavendish’i değil, Gilbert, Hushovd ve Evans’ı konuşmuş olmamız bunu bize doğruluyor. Beklenmedik şeyler oldu ve sporda beklenmedik şeyler ta Roma’daki Coliseum’dan beri seyir zevkini artıra gelmişlerdir.

  • Kazalar her zamankinden çok değildi bence. Özellikle ilk hafta daha sakin geçti denebilir. Sprint finişlerin az olması değişik takımların trenlerini yarışın son bölümlerinde daha az karşı karşıya getirdi. Yer kapma savaşları daha yumuşak geçti. Ama az sayıda kazanın sonuçları daha acılı oldu. Wiggins, vdBroeck, Klöden, Brajkovic, Horner, Vinokurov gibi yarışa ümitli gelenler asfaltın tadını almak bir yana yarış dışı kaldılar. Bu durum belki de çok daha ilginç ve çekişmeli geçecek Sarı Mayo mücadelesinin 3-4 kişi arasında kalmasına yol açtı.



  • Bu noktada Johnny Hoogerland’i anmamak haksızlık olur. France 2 TV’sinin arabalarından birinin anlamsızca hamlesi sonucu 50 km/h hızla dikenli tellere uçan Hoogerland, sonrasında gösterdiği azim ve dayanıklılıkla hepimizin hayranlığını ve saygısını kazandı. Vücuduna atılmış 33 dikişe karşın Paris’e kadar yarışı sürdüren Hollandalı, ne olursa olsun yarışı bitirme gereğini, tüm profesyonel bisikletçilerin, o incecik vücutlarına karşın belki de yeryüzündeki en “Sert Herifler” olduklarını anlamamızı sağladı. Yarış seyrederken, düşen sporcuların yaralarına bile bakmadan bisikletlerine saldırıp hemen yola koyulmaya çalışmalarını gördüğünüzde, her faulde iki dakika yerde kıvranan milyonluk eşekleri bir hatırlayın.

Yeni bir yarış, yeni bir heyecan demek. La Vuelta elbette Tour de France kadar iddialı ve gergin geçmeyecek. Etaplar biraz daha kısa, kalabalıklar biraz daha seyrek, sporcular biraz daha rahat olacak. Ama Benidorm’dan Madrit’e varana kadar yol bisikletinin keyfini sürecek her şeyi orada da bulacağız. Hem 30 küsur sene sonra yarış ilk defa bask topraklarından da geçecek. Bekle beni Bilbao, yettim!!

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Rüya Rotasyon - ve Rüyanın Sonu

Blogumuzu takip eden ve beyzbol yazılarını okumaya tenezzül eden arkadaşlar, Chicago Cubs beyzbol takımının 1908'den beri şampiyon olamadığını, 1945'den bu yana da finale, yani World Series'e çıkamadığını bilirler.

Ben Cubs'ı 2002 yılında takip etmeye başladım ve 2003 yılında Cubs finale çıkmaya çok yaklaştı; sadece 5 out kalmıştı, ancak akabinde meşhur Steve Bartman olayı oldu ve Florida Marlins Cubs'ı eledi ve finalde de New York Yankees'i 4-2 yenerek şampiyon oldu. (Aslında Bartman olayı daha iyi bir yazı konusu, ama Carlos Zambrano hadisesi çok taze, o yüzden bu yazıyı öne aldım)

Soldan sağa: Matt Clement, Kerry Wood, Mark Prior, Carlos Zambrano ve Greg Maddux

Rüya Rotasyon

Cubs uzun bir aradan sonra şampiyonluğa yaklaşınca, 2004 sezonunda iyice mercek altına alındı. 2003 yılında Cubs başlangıç atıcıları 3.69 ERA ile ligin 3.sü, rakiplere verilen .242 BA ile birinciydi. Genelde rotasyonda 5 tane iyi atıcı bulunmaz, ama Cubs'ın 2004 başında tam 5 tane mükemmel başlangıç atıcısı vardı. Üstelik bunların Maddux dışındakileri oldukça genç idiler; yani yıllarca sürecek bir hegemonya kurulabilirdi. Hikayenin sonuna geçmeden bu atıcıların sondan başa tek tek hikayelerine geçelim.

Matt Clement

Aslında Clement bu 5'li arasında en az parlak olanıydı. 2003'ü 4.11 ERA ve 14-12 W-L ile bitirmişti. Yine de bu 5. sıra için düşünülen biri için gayet iyi rakamlardı.

2004'de nisbeten iyi ERA (3.68) rağmen yeterli run desteği olmadığı için W-L olarak sadece 9-13'de kalan Clement yine de dikkati çekti ve ligi baba ve paralı takımlarından Boston Red Sox'a transfer oldu. Burada ilk sezonunda all-star'a seçildi.

İlla satanist sakallı Matt Clement

Fakat kader ağlarını örmeye başlamıştı. 2005'de bir vuruşun kafasına isabet etmesiyle sakatlandı. 2006'da sadece 12 maça çıkabilip 6.61 ERA ve 5-5 yapabildi, akabinde sezon bitirici bir omuz sakatlığı geçirdi. 2007'de oynayamadı. Sonra pek oynayamadan oradan oraya transfer oldu. 2009 yılında en sonunda emekliliğe karar verdi. En son memleketi Pittsburgh'da Butler lisesinin basketbol koçu olarak görüldü.

Greg Maddux

Maddux 2003 kadrosunda yoktu. Ancak Cubs tarafından 1984 yılında draft edilmişti ve 1992'ye kadar takımda kalmıştı. 1992'de formunun doruğundayken parasal olarak Cubs ile anlaşamadı ve Atlanta Braves takımına transfer oldu. 2003'e kadar kaldığı Braves'de (ki ilk maçında Cubs'a karşı oynadı ve maçı 1-0 kazandılar) 1 şampiyonluk gördü ve her zaman en iyi atıcılardan biri kabul edildi.

Greg Maddux Cubs formasıyla


Cubs'da 2004 senesi onun için nisbeten iyi geçti. En azından 16 galibiyete ulaşarak kişisel 17 sezonluk en az 15 galibiyet serisini devam ettirdi. Ancak sonra kariyeri düşüşe geçti; 2008'e kadar sezonlarda 4.00 ERA'nın altına düşemedi ve en sonunda beyzbolu bıraktı. Yine de Cubs'ı bırakamadı, şu anda genel menajer Jim Hendry'nin özel danışmanı olarak düşük tempoda çalışıyor.

Kerry Wood

Kerry Wood ilk olarak 1998 yılında çok genç iken 20 strike-out'luk bir maçla adını duyurmuştu. Seneler onu Cubs'ın 1. atıcısı haline getirmişti. Ancak sonrasında sakatlıklar peşini bırakmadı. Hatta kendisi hakkında "Kerry Wouldn't" esprileri yapıldı.

Wood ezeli rakip Chicago White Sox taraftarlarına sevgilerini gönderirken


Uzun sakatlıklar sonunda Cubs kendisini bir süre yardımcı atıcı olarak denedi. 2008'de Cleveland Indians'a transfer oldu. 2010'da da Yankees'e gitti. Oralarda görece başarılı olsa da, 2010 sonunda Yankees sözleşmesini yenilemeyince senelik 1.5M USD gibi nisbeten düşük bir rakama yardımcı atıcıya çok ihtiyacı olan Cubs'a geri döndü. Halen closer öncesi çıkan setup pitcher pozisyonunda katkıda bulunuyor.

Mark Prior

Mark Prior 2002'de üniversiteden draft edildi ve hemen o sezon Cubs'ın esas takımında oynama şansı buldu (NBA gibi değildir burada işler, bir adam draft edildikten sonra yıllarca sürünür) 2003 yılında coştu, 2.43 ERA ve 18-6 ile takımın lideriydi. Kerry Wood'un birinci atıcı olması tamamen kıdemden dolayı kabul ediliyordu.

Uzun boyu ve güçlü fiziğiyle Prior'ın yıllar ligi domine edeceği öngörüldü

Ancak Prior da sonrasında sakatlıklarla boğuşmaya başladı ve gün yüzü göremedi. Kendisi hakkında "Mark Later" esprileri yapıldı. Cubs'da sakatlığı iyice kronik hale geldi, en sonunda 2007'de San Diego Padres'e geçti. Ama ne Padres'de, ne de sonra transfer olduğu Texas Rangers ve Yankees'de herhangi bir katkı sağlayacak fiziki kondüsyona gelemedi. Kendisi şu anda halen geri gelmeye çalışıyor. Hayırlısı diyelim.

Carlos Zambrano

2003'de 4. sırada atan genç Venezuella'lı Zambrano (kısaca Z denir kendisine) sonraki senelerde sadece Wood ile Prior'un sakatlıkları, Clement'in gidişi, Maddux'ın ihtiyarlaması ile değil, müthiş performansı ile de çok kısa bir süre sonra kendini 1 numaralı atıcı olarak buldu.

Müthiş performansıyla 2007'de 5 sene ve 91.5M USD'lik kontrat imzaladı. Sonrasında çok gün yüzü görmedi. Performansı genelde istikrarsızdı. Z'yi yakan sakatlıklar değil, egzantrik kişiliği oldu. Bu kişilik galibiyetlerdeki ilginç sevinçleriyle sempatik olsa da, takım arkadaşlarıyla kavgaları, garip demeçleri, disiplinsizliği hep sorun oldu.

Zambrano sevinirken

2007'de tutucu Michael Barrett ile yedek kulübesinde kavga ettiler. Barrett sonra takas ile yollandı. 2009'da yedek kulübesindeki Gatorade aletini kırdı. 2010'da menajer Lou Piniella ile anlaşamayınca bir süre yardımcı atıcı olarak kullanıldı. Aynı sene takımın kıdemlisi Derrek Lee ile birbirine girdiler. Zambrano takımdan uzaklaştırıldı ve psikiyatrik destek alması sağlandı.

Bu sene de sezona kötü başladı. En son Atlanta Braves maçında kötü performansına bir de Chipper Jones'a topu bilerek fırlatması eklenince hakem oyundan attı. O da pılını pırtısını toplayıp takıma "emekli olacağını" söyledi (şu anda 30 yaşında). Takım blöfü gördü ve "kararına saygı duyduklarını  ve gelecekteki hayatında başarılar dilediklerini" söyledi. Elbette kontratında 23M USD alacağı kalan Z'nin meneceri hemen kıvırmaya başladı ama Cubs kendisini kovmak dışından en büyük ceza olan "askıya alma" listesine aldı. Elbette oyuncu sendikası Cubs ile uğraşacak, ama Cubs da artık sıkıldı ve bundan sonra Z'nin Cubs forması giymesi zor görünüyor.

Zambrano'nun Cubs forması altında yarattığı olayların güzel bir kronolojik listesi...

2004 ve sonrası Cubs

2004 sezonunda Cubs sezonu 89-73 (.549) ile nisbeten iyi bir performans ile kapasa da, grubundaki St.Louis Cardinals'ın 105-57'lik müthiş performansıyla playoff dışı kaldı. 2003 ile 2004 o zamanki menecer Dusty Baker'ın ilk 2 sezonuydu. Ama 3. ve 4. sezonları büyük hayal kırıklığı oldu ve takım .500'ün altında kaldı. Baker'dan sonra Chicago'nun evladı Joe Girardi çok istemesine rağmen tecrübeli Lou Piniella'da karar kılındı. Piniella ile ilk iki sene playoff'a kalınıp ilk turda 3-0 ile süpürüldü. Sonraki iki sezon .500'ün altında kalınırken Girardi Yankees ile şampiyonluk kazandı, yeri de çok sağlam.

Bu sezon öncesi takımın evladı Ryan Sandberg es geçilerek menecerlik eski 3B koçu Mike Quade'ye verildi. Bundan sonra Sandberg'den de başka bir takımda şampiyonluk bekliyoruz.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Beyzbola Giriş

(ABD'nde beyzbol sezonunun sonuna yaklaşıyoruz. Her gün Digitürk 70. ve 84. kanallardan beyzbol maçları yayınlanıyor. Blogda beyzbol öğretme yazılarımın birincisi ve ikincisini yayınlamıştım. Ancak bu yazılar beni pek tatmin etmedi. Bunun iki sebebi var. Daha önce bir foruma yazdığım yazıları biraz düzelterek bloga almıştım, ama pek uygun olmadı. İkinci neden de o yazılarda herşeyi eksiksiz anlatabilmek için kastırmamdı. Bu yazıda ise tek yazılık bir giriş yapıp en görünen noktaları anlatmak, ayrıntıları ise bol bol vereceğim Wikipedia linklerine bırakmak istiyorum)

Beyzbol, 9'ar kişilik iki takımla oynanan, ABD'nin yanısıra ABD'nin etkin olduğu Orta Amerika (bunların yanında Venezuella ve Küba) ile Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde popüler olan takım sporudur. Oyuncular sahadaki base'ler arasında koşarak run (koşu) yaparlar; bu da futboldaki gole denk gelir. Durağan gibi gözükmesine karşın oyuncuların ve koçların kafasında binbir türlü tilkinin döndüğü zevkli bir oyundur. Zaten zevkli olmasa ABD'nde her sezon 73 milyon kişi maçları bizzat tribünden izlemezdi. Biz de bu zor oyunu kabaca anlatma işini misyon edindik nedense...Neyse,  şimdi oyunu aşama aşama inceleyerek başlayabiliriz.

Atış (Pitching)

Beyzbol maçında oyun atıcının (pitcher)  topu tutucuya (catcher)  atması ile başlar. Arada duran vurucu (hitter) elinde sopasıyla (bat) topa vurmaya çalışır. Atıcı topu strike zone adı verilen, vurucunun dizleri ile dirsekleri arasındaki sanal dikdörtgenin içinde geçirebilirse strike, eğer geçiremezse ıska (ball diye garip bir deyimle adlandırılır) kazanır.
Önden arkaya: Atıcı, vurucu, tutucu ve hakem

Burada atıcının amacı vurucuyu oyun dışı (out) bırakmaktır. Eğer 3 kere strike atarsa vurucu strike-out ile oyundışı kalır. Vurucu ise topa vurarak (hit) veya karşıdakine 4 kere ıska yaptırarak (walk) base'e çıkmaya çalışır.

Strike zone'un yeri
 
Bunun neresi zevkli? Atıcı (+ tutucu) ile vurucu arasında bir nevi mental savaş vardır. Atıcının topu fırlatabileceği alternatif atış stilleri vardır, vurucu bunları tahmin etmeye çalışır. Eğer tahmin edebilirse işi kolaylaşır. Her pitcher'ın atmakta maharetli olduğu pitch şekilleri, hitter'ın da sevmediği atış şekilleri mevcuttur. İyi bir beyzbolcu rakibinin bu özelliklerini maç öncesi sıkı çalışmak zorundadır. Atış öncesi atıcı ile tutucu özel şekillerle aralarında anlaşırlar. TV'den izlerken tutucunun elini hazır tuttuğu yere bakarak atışın lokasyonu anlaşılabilir.

Ayrıca atıcı bazen strike zone'un dışına topu fırlatarak da vurucuyu tereddütte bırakmaya çalışır, zira eğer vurucu sopasını sallar  (swing)  ve topa vuramazsa, top strike zone'dan geçmese bile strike sayılır. Yani vurucunun gözleri iyi olmalı ve kendisine gelen topu strike zone'un neresinden geçip geçmeyeceğini görebilmelidir.

Bir pitcher 3 oyuncuyu oyun dışı bırakırsa yarım inning bitmiş olur. Bir beyzbol maçı 9 inning'den oluşur.

Vuruş (Hitting)

Elinde sopa ile dikilen vurucu gelen atışa karşı elindeki sopayı vurmak üzere sallayabilir veya hareket etmeden durabilir. Eğer topa vurur ama top oyun alanının dışına giderse -biraz garip bir isimlendirmeyle- faul olur. Faullü atış strike sayılır.

Eğer vurucu topa vurabilirse ve faul değilse aksiyon başlar. Vurucu vuruşunu yaptıktan sonra can havliyle birinci base'e koşmaya başlamıştır. Bu esnada savunma takımının sahaya yayılmış 9 oyuncusu (buna atıcı ile tutucu da dahil) vurulan topu tutmaya çalışırlar. Eğer savunmacılardan (fielder) biri topu yere düşmeden yakalamayı başarırsa (fly-out) vurucu oyun dışı kalır.



Vuruş sonrası top yere düştüyse bu sefer savunmacılar bu topu yerden alıp vurucu base'e ulaşmadan topu fırlatmak suretiyle base'i tutan kendi takım arkadaşına ulaştırmaya ve vurucuyu oyun dışı (ground-out) bırakmaya çalışırlar.



Eğer vurucu, vuruş sonrası top geri gelene kadar birinci base'e ulaşmışsa single, ikinci base'e ulaşmışsa double, üçüncü base'e ulaşmışsa triple yapmış olur. Eğer top faul olmayıp saha dışına düşerse home run olur. O zaman koşucu top nasıl olsa geri gelemeyeceği için koşu (run, yani skor) yapılan home base'e rahat rahat koşarak ulaşır.

Savunma

Atış yapan takım aslında savunma yapmaktadır. Sahaya şekilde görüldüğü gibi 9 kişiyle yayılırlar.



Her ne kadar LF/RF, 1B/3B gibi pozisyonlar simetrik gibi gözükürse de, aslında değillerdir. Çünkü hitter topa vurduğunda ilk olarak birinci base'e koşacağı için o bölgedeki 1B savunmacısının rolü 3B'den farklıdır. Ayrıca vurucuların çoğu genellikle sağlak olduklarından topu sahanın soluna doğru vurma eğilimindedirler; o yüzden sola dayalı bulunan 3B, SS ve LF pozisyonlarına daha çok top gelir. Maharetli hitter'lar topu ters alana da gönderebilirler. Tabii solak bir hitter vurmaya geldiğinde iş daha da değişir, bir nevi tersyüz olur.

Eldiven olan elle top yakalanır, çıplak olan elle de fırlatılır

Oyun dışı bırakma base'lerde (thrown out) olacağından bu base'leri kapsamak (cover) gerekir. Bu o kadar kolay değildir; örneğin 1B pozisyonundaki savunmacının birinci base'i kapsaması beklense de, eğer 1B bizzat topu yakalamak için yerinden ayrıldıysa bu sefer başka bir oyuncunun (bu örnekte genelde atıcı)  koşup first base'i kapsaması gerekir. Aksiyon anında kimin nereyi kapsayacağı çok karışık bir hal alabilir.

Base Oyunları ve Run (Skor)

Vurucu, topa vurduğu andan itibaren koşucu (runner) olarak adlandırılır. Skor yapmak için koşucunun sırasıyla birinci, ikinci, üçüncü ve home base'e basması gerekir. Örneğin home run olduğunda top geri gelemeyecek olsa bile vurucu sembolik de olsa koşarak bu base'lere basmak zorundadır.

Eğer koşucu home base'e ulaşamadıysa 1., 2. veya 3. base'de artık koşucu sıfatıyla durmaktadır. Yani, birinciden home base'e ulaşmak birden fazla atışa yayılabilir. Eğer base'lerde koşucular varsa artık ilk başlıkta bahsettiğimiz atış prosedürü biraz daha zorlaşır. Çünkü vurucu ile tutucu artık koşucuların base çalabileceğini (steal) de düşünmek zorundadırlar.



Base çalmak, koşucunun, atıcı atış yapmak için hazırlandığı sırada aniden base'ini terkederek bir sonraki base'e koşmaya başlaması durumudur. Eğer bu esnada top tutucuya fırlatıldıysa o aldığı topu hemen hırsızlığın yapıldığı base'e doğru fırlatır. Eğer top hırsızdan önce ulaşırsa koşucu oyun dışı kalır (caught stealing).

Eğer vurucu topa vurabildiyse ve base'lerde koşucular varsa durum iyice karmaşık hal alabilir. Bu durumda topu tutan oyuncunun tercih yapması gerekir: Örneğin üçüncü base'deki koşucu run yapmaya koşuyorsa birinci base'deki yerine home base'e topu fırlatarak skor yapılmasını engelleyebilir. (Fielder's choice)

Tek bir oyunla iki hücum oyuncusunu oyun dışı bırakma ihtimali vardır. Buna double play denir. En tipik senaryo olarak birinci base'de koşucu olduğunu düşünelim. Eğer vurucu zayıf bir vuruş yaparsa savunma topu yerden alıp ikinci base'e fırlatarak önce koşucuyu, orada topu alan savunmacı da hızla birinci base'e fırlatarak vurucuyu oyun dışı bırakabilir. Yani, bir taşla iki kuş vurulmuş olur.



Eğer home run olursa ve base'lerde koşucular varsa tek seferde 1'den fazla skor yapmak mümkündür. Eğer tüm base'ler koşucularla doluysa ve home run yapılmışsa buna "grand slam" denir ve hücum takımı tek vuruşla 4 run kazanır.

Sinyalizasyon

Beyzbol maçında garip işaretler yapan koçları filmlerden görmüşünüzdür. Koç tek seferde bir sürü işaret yapsa da (burnuna dokunma, elini koluna vurma, göğsüne vurma vs vb) bunlardan sadece teki gerçek niyeti ifade ediyordur. Bu şifreleme, elbette rakip takımın ne planlandığını
anlayamaması içindir.

Sinyalizasyon takımı yöneten koçtan başlar. Koç bu işaretleri atıcıya ve koşucularına ileterek o anda uygulanacak oyunu belirleyebilir: Örneğin koşucuya base çalmasını söyleyebilir, atıcıya kullanması gerektiği atış stilini söyleyebilir.

Sahanın içinde hücum takımının birinci ve üçüncü base'lerde de koçları vardır. Bunlar base oyunları sırasında koşucuya taktik verirler. Örneğin ikinci base'deki koşucu üçüncü base'e koşuyordur ve top sahada bir yerlere düşmüştür. Bu sırada üçüncü base'deki koç topun düştüğü yeri, topu yerden alan atıcının geri fırlatma kabiliyetini ve koşucunun hızı gibi bir sürü değişkeni o an hesaplayarak koşucuya "3'de durma, home base'e devam et" işareti yapabilir. Böylece koşucu hiç hızını kesmeden home base'e doğru koşusuna devam edebilir. Eğer koşucu skor yaparsa alkışlanır, son home base'de oyundışı bırakılırsa onu yönlendiren 3B koçu yuhalanır. Böyle de nankör bir meslektir.



Atış sırasında atıcı ile tutucu da aralarında anlaşırlar. Bu esnada işaretleri tutucu gösterir (vurucu arkası dönük olduğu için bu işaretleri göremez) atıcı da kafasını evet/hayır anlamlarında sallayarak onay verir. Ancak, ikinci base'de koşucu varsa bu işaretleri görüp vurucuya ihbar edebileceğinden böyle durumlarda atıcı ile tutucu biraz daha şifreli davranmak zorunda kalırlar.

Neden zevklidir?

Beyzbolcu bir yandan bir gülleci ya da uzun atlamacı gibi anlık performans göstermek üzere gücünü yoğunlaştırma kabiliyetine sahipken, diğer taraftan da yoğun trafikte otobanın ortasında kalmış bir yaya gibi çok hızlı karar vermek zorunda olan, ve bu iki çelişkili yeteneği beraber kullanmak zorunda olan sporcudur.

Beyzbolun çok kullanılan tabirlerinden biri de  "game of inches"dir (santimlerin oyunu diye çeviriverelim). Yani hamlelerdeki ufak farkların çok önemli olduğu bir spordur. Sopayı bir inch yukarıdan sallamak home run getirirken, bir inch altta kalırsa zayıf vuruşa yolaçıp maçı kaybettiren bir double play'e yolaçabilir. Yani bu spor el titremesini kaldırmaz. Bu yüzden gerek tek tek beyzbolcular, gerekse koca takımlar basiretleri bağlandığında ardarda maçlar kaybedebilirler. Buna "slump" denir.

Maçlar

Beyzbolda çok maç oynanır. ABD'nin en üst ligi olan MLB'de (Major League Baseball) bir sezonda her takım playoff hariç 162 maç oynar. Bu ortalama olarak haftada 6 maç demektir.

Bu kadar maç yapan takımlar için atıcı yönetimi çok önemlidir. Bir maça başlayan atıcı ortalama olarak 7 inning top fırlatır, sonraki 4 gün de dinlenir. Dinlenmesi gereklidir, çünkü işi çok ağırdır; rakibin her vurucusu ile tek tek ilgilenir ve yaklaşık topu 100 kere saatte 90 mil civarı hızla fırlatır. Bu durumda her takım için 5 tane başlangıç atıcısı (starting pitcher) gereklidir.

Başlangıç atıcısı oyundan çıktıktan sonra oyuna yardımcı atıcılar (relief pitchers) girer. Bunlar daha kısa süre oyunda kalan, ama az zamanda çok iş çıkarması gereken daha efektif olan atıcılardır. Bunların en önemlisi maçta az farklı öndeyken son inning'de girip maçı bitiren (closer) atıcıdır. Bunlardan eskiden 5 tane varken, son zamanlarda sayı gitgide artarak 8'e kadar çıkmıştır.

Bir beyzbol takımı, kadrosunda 25 tane oyuncu bulundurur. Bunun 12-13 tanesi sadece atıcı pozisyonunu doldurmak içindir. Kalan 8 pozisyon için de yine 12-13 adam vardır. Bu kadar şeyi atıcının önemini belirtmek için anlattık. Bazen atıcı oyuna kötü başlar ve çok erken zamanda yardımcı atıcılar oyuna girmek zorunda kalır. Bu durum yardımcı atıcıları yorar; arada pek dinlenme vakti de olmadığından bunlar birike birike takımın genel performansına yansır. Bu kadar lafı atıcının bir beyzbol takımındaki önemini belirtmek için anlattık.

Vurucular açısından önemli olan ise vuruş sırasıdır (batting order). Her maç öncesi bu sıralama belirlenir ve vurucular bu sırada çıkarlar. En iyi vurucu 3. sırada yer alır. İlk iki sırada ise daha çok her ne pahasına olursa olsun base'e çıkabilen ve iyi base koşusu yapabilen acar oyuncular yer alır. Teorik olarak taktik ilk 2 oyuncunun base'e çıkması, 3. ve 4. sıradaki güçlü oyuncuların bunlara koşu yaptırabilmesidir. 4'den sonraki sıralar genelde vuruş gücüne göre belirlenir. 9. sırada genelde zayıf bir vurucu olan atıcı yer alır.

MLB'de oynayan takımların her birinin alt liglerde oynayan (minor leagues) kendine bağlı alt takımları vardır. Bu takımlar AAA, AA, A gibi harfle belirtili seviyede liglerde oynarlar (bir nevi altyapı ligleri). Majör takımlar bu alt takımlarıyla hemen her an oyuncu değiş tokuşu yapabilirler. Örneğin genç bir oyuncu müzmin yedekse körelmemesi için minör takımlardan birine yönlendirilir. Bazen sakatlanan oyuncular sakatlıktan çıktıktan sonra biraz form tutmak için minör takımlardan birinin kadrosunda yer alıp birkaç maç yaparlar. Yani, aslında bir takımın potansiyel olarak yüzlerce oyuncusu vardır. Bu sistem ayrıca sakatlık ve yorgunluklarda da kadro zenginliği oluşturmaya yardımcı olur.

İstatistikler

Beyzbol çok istatistiğe gelen bir oyundur. 1800'lerden beri oyunun her anı kayıt altında tutulur; bu arşiv Amerikalılar için çok önemlidir. Bu konu ayrı bir yazı konusu olabilir, ama biz burada önemli istatistik kalemlerini özetleyelim:

BA (Batting Average): Vurucuların yüzde kaç hit yapabildiğini gösterir. .300 ve üstü çok iyidir; .400'ün üstüne en son 1940'larda ünlü Boston Red Sox'lu Ted Williams çıkabilmiştir. Nedense walk ile biten vuruş denemeleri buna dahil edilmez. Walk da dahil edilen vuruş istatistiğine OBP (On Base Percentage) denir.

HR (Home Run): Oyuncunun toplam kaç kere home run yaptığı. Sanırım fazla açıklamaya gerek yok; gol krallığı gibi birşeydir.

RBI (Runs Batted In): Bir vurucunun vuruş yaptığında kaç tane oyuncuya run yaptırdığı. Örneğin base'de bir koşucu varken vurucu bir hit yaptı ve o hit sırasında koşucu run'ı tamamladıysa vurucu 1 RBI kazanır. Bunun maksimumu grand slam'dir, bu durumda vurucu 4 RBI kazanır. Beyzbolda bir oyuncunun kaç kere run yaptığı tutulsa da, kaç koşu sağladığı (yani RBI)  daha önemli kabul edilir.

SB (Stolen base): Bir oyuncunun kaç kere base çaldığı. Hızlı ve akıllı oyuncular base çalabilirler. Aslında neredeyse çalmak kadar önemli olan katkısı ise atış sırasında atıcının zihnini meşgul ederek takımlarına yarar sağlamasıdır.

W-L (Win-Lose): Atıcıların win-lose diye garip ama önemli bir istatistiği vardır. Bir başlangıç atıcısı oyundan çıktığı sırada takımı galip durumdaysa ve maçın sonunda da galipse W alır.

ERA (Earned Run Average): Bu da, formülle hesaplanan ve bir atıcının ortalama olarak 9 inning'de kaç run'a izin vereceğini söyleyen bir istatistiktir. Ne kadar düşükse atıcı için o kadar iyidir. Bir atıcının sezonu genelde W-L ve ERA ile özetlenebilir.

SO (Strike out): Bir atıcının kaç kere rakiplerini strike-out ettiği. Elbette bir vurucuyu oyundışı etmenin birçok yolu vardır, ama en prestijlisi vurucuyu haybeye sopasını sallatarak yahut gelen topa sopasını sallamaya cesaret edemeyip (fanned) enayi gibi oyun dışı kalmasını sağlamaktır. Bu istatistik vurucular için de tutulur.

SV (Save): Closer adı verilen yardımcı atıcılar oyunun son inning'inde girip galibiyeti kaptırmazlarsa (oyunun o anlarında rakip çok agresif ve run kazanmak için her türlü pisliği yapmaya hazırdır) bir save kazanırlar. Yardımcı atıcılar için son derece prestijli bir istatistik kategorisidir.

E (Error): Savunma sırasında bir savunmacı tutabileceği topu elinden kaçırmak ya da topu yanlış bir yere atmak gibi bir bir şey yaparsa ve bu hata hücumun base kazanmasına sebep olursa "error" olur. Son derece subjektif olduğundan bunun takdirini maça atanmış "official scorer" (resmi skor tutucusu) adlı kişi yapar. İtiraf etmek gerekir ki, savunma beyzbolun en istatistiğe gelmeyen kısmıdır (çoğu sporda olduğu gibi).

1 Ağustos 2011 Pazartesi

UEFA Kriterlerine Göre Bisiklet


Kendisinden habersiz bir kadının aşkıyla ömrünü geçiren topal bir adam gibi, yaşamım boyu, pek de beceremediğim sporun peşinde oldum. Karlı bir TV önünde, Bulgar yayınından yakalanan ‘70 Dünya Kupası ile başlayan tanışıklık, 72 Münih Olimpiyatları ile karşı konulmaz bir aşka dönüştü. Namık Sevik Milliyeti’nin spor sayfalarında yer alan her tür spor haberi, Tercüman’ın guajlı krokileri sayesinde görür gibi olduğum goller, WC74 ve Hollanda derken spora dair her şey öncelikli oldu. Muhammed Ali ve rakipleri için sabah körü kalkıp boks seyrettim, ‘78’de Hollanda’yla yine karalar bağladım. ’76 Montreal belki sönüktü ama yağmurlu bir 3,000 “stipılçeys” hatırlıyorum hala. Yayınlardan birinde Nejat Kök ve Cüneyt Koryürek ile atletizmde yorumcu ne demekmiş gördüm, hem atletizme hem yorumculuğa vuruldum. Kendi kendime maçlar, yarışlar anlattım. Sonra memlekette iklim değişti ama Akdeniz olmadı, kara bir kış hüküm sürmeye başladı. Futbol her şeyi ele geçirdi.

Spor gündeminin tamamen futbol ile işgal edildiği bir vatan toprağında, farklı dallarla ilgilenen insanlar için hayat zor. Vaktinde basketbol oynamış eğitimli 5-10 kişi sayesinde (ve Beyaz Gölge’nin de gazıyla) sepettopu konuşulur biraz. Voleybolda, kızlar 4lü final oynayınca 1-2 gün gündeme gelirler. Süreyya Ayhan veya Elvan’ın formda olduğu dönemlerde de azar azar atletizmden bahsedilir. Veremli evlat futbol için harcanan emek, sevgi ve punto o kadar büyük ki, diğer sporların sadece iyi gün dostu olabiliyoruz.

Futbol, yapısı gereği ikili bir oyun. Bir taraf ancak diğer tarafa karşı oynayabiliyor. Lise’nin kallavi merdiven altlarında oynanan dörtlü-beşli Japon Kale oyunu bir fanteziden öteye gitmedi. Asıl show başkaydı. Futbolda her zaman A takımı - B takımı karşısındadır. Bu ikilik ister istemez kişinin ilgisini taraflardan birine yöneltiyor. Olasılıkla Eduardo Galeano bile iyi futbol dilenciliğinin yanında kalbine bir takımı yakınlaştırmıştır.


Bu cazibenin psikolojik kökenlerini bilmiyorum. Ama A’nın renkleri, seyicisi, stadı, favori statüsü (veya tersi), sevimli bir futbolcusu ya da bilinmeyen başka bir neden bizi o takıma yaklaştırıyor. 1974 Dünya Kupası finali sonrası Hollanda için döktüğüm gözyaşlarını düşündüğümde portakal rengi, Cruyff, Rep ve liberal kamp kurallarından başka açıklama bulamıyorum. Tamamen Fenerliler’le dolu bir mahallenin en tıfılıyken, alt komşumuz da FB’nin en ünlü futbolcularından biri olmasına karşın; evde pek görmediğim, eski moda bir adam olan babamın takımından vazgeçmemiş olmam da terapiste dökülen onca paraya rağmen çözülmemiş bir konudur.

Babamın ve benim takımım lig ve Avrupa’da başarılı olmaya başlayınca dikkatim futbola döndü ama taraftarlığın spor izleme zevkini öldürdüğünü fark ettim. Detaylar kaçıyor, adrenalin ve kazanma hırsı başka şeylerin üstünü örtüyordu. Bizim takımın bombok oynadığı bir maçta haksız kazandığı bir penaltıya sevinip stattan çıktıktan sonra taraftarlıkla spor aşkını ayırmam gerektiğini anladım. Belle du Jour’daki Catherine Deneuve gibi, gündüzleri her tür sporla düşüp kalktım, akşam statta GS’ın sadık taraftarı oldum.


Atletizm (Seb Coe, Ovett), tenis (McEnroe,Lendl,Edberg), yüzme (kimdi o ABD’li minyon 800mt’ci kız acaba?), golf (Nick Faldo, Greg Norman) derken Formula 1’e girdim. Prostcu oldum, Senna ölünce karalar bağladım, traction control neymiş öğrendim. Schumacher’e Adeladie’de küfürler ettim, naif Damon Hill’e karşı asi oğlan Villeneuve’ü tuttum. Yeni doğmuş kızımın gazını sabahın köründe Avusturalya GP’sini seyrederken çıkarttım. Ecclestone para hırsıyla içine edene kadar tüm tutkumu arabalara akıttım.


Sonra yine Eurosport sayesinde bisikletle tanıştım. 70’lerde gazeteden de olsa takip ettiğim Cumhurbaşkanlığı Turu 80’lerde artık gazete sayfalarından silinmişti. Fransa Turu’ndan da bahseden yoktu ama bir gün TV’de karşılaştım işte. Gününü, etabı hatırlamıyorum ama yurt dışından artık sadece F1 kitapları değil, bisiklet dergileri de alır olmuştum. Sonra Lance Armstrong’un hikayesine takıldım. Zaten bir hikayenin, dramın peşine takarız hep tutkularımızı. Babasız çocukluk, yetenekli genç adamın kansere yakalanışı, ölmeyip geri gelişi ve dünyanın en büyük yarışını kazanması… Pantani, Ullrich, Beloki’nin kırılan bacağı derken, yol bisikletinde hem kalbimi, hem aklımı kurcalayan bir damar buldum. Her yarışta kurulan ve yıkılan ittifaklar, rakiplerin ortak bir amaç için beraber çalışıp sonra yine rakip olması… Wikipedia’dan Oyun Teorisi bile okudum biraz daha vakıf olmak için…

Bisiklet yarışı o kadar karmaşık, çok değişkenli, değişik stratejilerin sürekli çatıştığı, dinamiklerin ve parametrelerin tekrar tekrar değiştiği bir spor ki, klasik anlamda taraf tutmak oldukça zor, hatta anlamsız ve tatminsiz bir çaba. İş ahlakını, gücünü, cesaretini, taktik zekasını diğerlerinden daha çok beğendiğimiz bir sporcu olabilir, hatta olmalıdır. Ama sadece bir mi? Peki ya adam ertesi gün ishal ve hastalıkla yarışı bırakınca ne yapacağız? Başka birine yamanalım peki. Lakin bir gün önce geride kalsın diye dua ettiğin rakip bu!!

Şirazenin şaştığı yer burası işte. Çünkü taraftarlık deyince sürekli kazanmalarına alıştığımız futbol takımları geliyor aklımıza… O kalıpla düşünüyoruz ama bu bisiklet sporuna uymuyor. Profesyonel bisikletçiler yılda 100-150 gün yarışıyorlar ve eğer 2 yarış kazanırlarsa sezonları çok başarılı geçmiş oluyor. Yani eğer Heinrich Haussler taraftarıysanız –ki müthiş bir yetenektir- 2 sezondur üzüntüden helak oldunuz demektir. Fenerbahçe iki sene son maçta şampiyonluğu verdi diye statları yaktık biz. Ama her yarışta, finişe 5 km kala yakalanıp yarışı kaybeden adamlara kızıp Roubaix velodromunu mu yakacağız? Galatasaray 50 küsur yılda 17 defa şampiyon olmuş. Yaklaşık %30 başarı oranı varken bir sezon (taam taam iki olsun) kötü gitti diye yönetim 3 antrenör değiştirdi, taraftar olarak hepsine de hak verdik. Peki dünyanın en heyecan verici yarışçılarından olduğunda herkesin birleştiği Andy Schleck birader kariyerinde daha hiçbir etap yarışı kazanmadı. Bunu nasıl karşılamalıyız? Contador’un son Fransa Turu’ndaki hayal kırıklığı sonrası Champs Elysées’de “Bjaerne Riis İstifa!!!” diye bağırsak komik olur muyuz dersiniz?


Bisikleti, yol bisikletini seyrederken futbolu unutun lütfen. Taraftar olmayı da… Dünyanın en zor sporlarından birinde, 50 km/h hızla dikenli tellere uçan, vücudunda 33 dikişle Tour’u bitiren adamı alkışlayın. Kardeşi yarış kazanınca sevinçten ağlayan Frank Schleck’in duygularını içinizde hissedin tamam. Ama bir yandan da “Ülen Frank, biraz TT çalışsan Fransa Turu’nu kazandırdın kerata!!” diye de kulağını çekin. Hiç yakalanmamasına rağmen Armstrong’a dopingci demek serbesttir. Ama tüm peloton, onun sayesinde daha çok para kazandığı için ona "Patron" diyince bozulmayın. Jeremy Roy’nın 3,400 km’lik Tour’da yaklaşık 740 km kaçış gruplarında yer almasına karşın hiç etap kazanmamasına neden üzülmediğini anlamaya çalışın. Yarış kazanmak için tüm enerjisini kullanan ama bunu başaramayan adama saygı duyun, öfkelenmeyin. Tüm yarış saklanan, son 5 km çalışıp sprintle etap kazanan Mark Cavendish’e de kızmayın, onun işi bu. Bu sporda her an şikeyle de karşılaşabilirsiniz ama savcılara koşturmayın. Türk adaleti bu işe bakmaz…

Bunların hepsini aynı yarışta hissetmenin zenginliği varken Contador’u tutmak, Louvre’da yalnızca Mona Lisa’ya bakıp çıkmaya benzer. Saçmalamayın. Bisiklet UEFA kriterlerine göre izlenecek bir spor değildir.


Not: ABD’li minyon 800mt’ci kadın yüzücünün Janet Evans olduğunu hatırlatan Sarı'ya teşekkürler.

Not 2: TDK, kelimeyi "veledrom" olarak kabul etmiş. Ben etmiyorum kusura bakmasınlar...